Senarist ve Yönetmen Hüseyin İlker Duman İle Röportaj
İçindekiler
Senarist ve Yönetmen Hüseyin İlker Duman İle Röportaj
Merhabalar İlker Bey biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?
Merhaba Gaye Hanım. Öncelikle beni köşenize konuk aldığınız için teşekkür ederim. Bir önceki milenyumdanım, Trabzonda doğdum. Doğumun ardından yaşadığım bir sağlık sorunu nedeniyle serebral palsili oldum ve o zamandan beridir Don Kişotvari bir savaşa başladım. Cemal Süreya gibi Dostoyevski’yi okuduktan sonra huzursuzluğum başladı. Engelli olduğumdan olsa gerek diye düşünüyorum hayatı sorgulayan biriyim. Çok hareket edemediğimden ve ellerimi de iyi kullanamadığımdan dolayı çocukluğum da en çok televizyon karşısında geçti, bu da özellikle sinema ve sanata karşı ilgimi başlattı. Tabii ki gelişim sürecimde bir çok etki oldu ama kıvılcımlar o zaman başladı diyebilirim. Ne de olsa “Ağaç yaşken eğilir “ diye bir söz var.
Senaryo yazmaya nasıl başladınız? Bu mesleği seçmenize neden olan ilham kaynağınız neydi?
İlk senaryo yazmaya 2014 Cansu Sabancı ile internet üzerinden yazdığımız uzun metrajlı Güncel Eros adlı romantik komedi senaryosu ile başladım. Öncesinde 2008’den beri çeşitli mecralarda yazılar yazıyordum. Bu mesleği yapabileceğime olan inancım, televizyon karşısında geçen çocukluğum ve Star Trek evreninin kurucusu Gene Roddenberry ilham kaynağı oldu ama annemin kucağında, sinemada izlediğim “Küçük Deniz Kızı” çizgi filmininde çok etkisi oldu. Sinemanın büyüsü orada başladı beni etkilemeye.
Senaryo yazma süreciniz nasıl işliyor? Belirli bir rutininiz veya ritüeliniz var mı?
Senaryo yazma sürecime geçmeden önce bu konuda teşekkür etmem gereken değerli insanlar var. Çünkü onlar olmasaydı ben kendimi senarist sanan bir hayalci olarak tanımlayabilirdim. Münevver Usta, Evrim Ergin, Burhan Gündüz, Cengiz uzun ve Raci Gündoğan’a çok teşekkür ederim. Onlar sinema gelişimim konusunda karşıma çıkmasalardı uygun şartlar oluştuğunda ödül alabileceğine inanan birisi hiçbir zaman olamazdım belki de. Hayat ve karakter gelişim konusunda başta ailem olmak üzere bana destek olanlara ayrı bir teşekkürü borç bilirim.
Senaryo yazma sürecinin kuralları çok. Senaryo yazmak bir mühendislik gibi. Kuralları ve bir matematik denklemi var. Bir rutin ya da ritüelden ziyade kıvılcım gerekiyor. Yani bir fikir; bu fikirde bazen düşünürken, bazen okurken ya da bir fotoğrafa, resime bakarken oluyor. Sabır ve bakış acısı esnekliği bence senaryo yazmak için önemli unsurlar.
Hikayelerinizi nasıl kurguluyorsunuz? Fikirleriniz genellikle nereden geliyor?
Hikaye kurgusu o zaman düşünürken oluyor önce bir kare geliyor gözümün önüne sonra onun önünü arkasına sahneler ekleniyor, çıkıyor ve böylece hikayenin senaryo kurgusu ortaya çıkıyor. Fikirlerim için bir genelleme yapmak zor nereden çıkacağı belli olmuyor. Ama sakin olduğum zamanlar geliyor genelde aklıma.
Senaryo yazarken en çok hangi aşamada zorlanıyorsunuz? (Örneğin, karakter geliştirme, diyalog yazma, çatışma oluşturma vb.)
Dediğim gibi senaryo yazmak mühendislik yapmak gibi. Bina inşaası bir nevi. Her hikayenin farklı dinamikleri var mamafih bir belirleme yapacak olursam; bana kalırsa sebep-sonuç ilişkisini ayarlamak en önemli konu ve dikkat gerektiriyor. Yani masadaki bir kalemin, hikâyeye bir sonuç olacak şekilde katkı sunması gerekiyor. İşte bu bana kalırsa en zor iş. Her ne kadar kısa ve uzun metrajlı senaryoların sistemi farklı olsa da ortak noktaları bu.
İlham aldığınız filmler, kitaplar veya senaristler kimler? Sizi en çok etkileyen eserler hangileri?
İzlediğim çoğu film, okuduğum çoğu kitap bende eki bıraktı elbet ama Türkçeye “Kadın Kokusu” olarak çevrilen, 1992 yapımı filmin bende yeri ayrıdır. Ayrıca bir korku gerilim sever olarak bu türlerin çok dışında olan Dr. Paul Kalanithi yazdığı “Son Nefes Havaya Karışmadan” kitabı beni çok etkilemiştir. Bir de Sebahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” kitabı. En büyük hayallerimden birisi, o kitabın senaryosunu yazıp, yönetmek ve ödül almaktır.
Senaryo yazarken gerçek hayattan esinleniyor musunuz? Yaşadığınız deneyimler hikayelerinize nasıl yansıyor?
Tabii ki de. Bir yazar kendini de yazabilmeli. Mesela “Flu” adlı kısa filmim bizzat yaşadığım bir olayın uyarlamasıdır. İnsan sıfırdan yaratmaz ama yorumlamayı güzel yapar. Sanatın temeli de budur. Yorumlamak…
Senaryonuzdaki karakterlerle kendiniz arasında bir bağ kuruyor musunuz? (En çok hangi karakterinize yakın hissediyorsunuz)
Bağ kurmadan olmaz ki. “Sence” adlı kısa filmimde Raci Gündoğan çok güzel ve etkileyici bir performans çıkardı fakat o karakter aynı zamanda benim. Çünkü ben hep hayatı sorguladım, ve çoğu zaman da “Flu”daki Uzay gibi düş kırıklıları yaşadım. Ayrıca senaryosunu yazdığım, yönetmen arkadaşım Ediz Günay’ın yönettiği Padzehr adlı çekilen ilk kısa filmimde de “hayallerine ulaşmak” alt metni ile benden izler var. Daha nice senaryomda benden izlerde var hiç ben olmayanda.
Diyalog yazarken nelere dikkat ediyorsunuz? İzleyicilerin inandırıcı bulması için diyalogları nasıl şekillendiriyorsunuz?
Senaryo yazım kurallarında asla konu dışına çıkıp boş konuşma olmaz fakat konu içinde kalırken de izleyiciyi sıkmamak gerektiriyor. Bunu sağlamanın tek yolu da onları kafada konuşturmaktır bence. Ayrıca sahne içi özel bir durum olmadıkça şiirsel bir konuşma dili senaryoda kullanılmamalı. “Sence” adlı kısa filmim deneysel bir çalışma olduğu için bu kurala uygun olmasada genel ilkeler kesin ve nettir.
Senaryonuzu yazarken belirli bir yapıya mı bağlı kalıyorsunuz? (Örneğin, üç perdelik yapı, Kahramanın Yolculuğu vb.)
Bir senaryo sanıldığı kadar özgürlük alanı tanımaz. Senaryo yazmak belli dinamikler olarak bağımsız gibi görünsede son derece muhafazakardır. Ana akım ve bağımsız sinema olarak ayrılsa da uzun metrajda karakter odaklı, kısa filmde de olay odaklı ilerlemek gerekir. Her ne kadar kalıpları yıkan türler olsa da ulaştığı birey sayısı az olur. O yüzden kısa filmde ne gerekiyorsa o şekilde, uzun metrajda ne gerekiyorsa o şekilde yazarım.
Sinema konusunda sizi geren bir konu var mı?
Evet, var. Ana akım ve bağımsız sinema konuları beni çok geriyor. Sinema en nihayetinde bir sanattır. Kurgu ya da belgesel türlerinde hikâyeler veya daha doğru bir tabirle durumlar anlatır. Özünde ana olmak ya da bağımsız olmak arasında bir fark yok. Gerçek hayatta her şey yolunda gitmez, sizi rahatsız eden şeyler illaki olur. Bağımsız sinema bunu daha çok dile getirir. Bana kalırsa izleyicinin artık buna daha çok ihtiyacı var o yüzden izleyicilerinde de yapımcılarında bu ayrımı bırakması gerekiyor.
Senaryo yazarken en çok hangi türde çalışmayı seviyorsunuz? (Drama, komedi, bilim kurgu, gerilim vb.)
Benim düşünceme göre bir türde yazmak için diğer türleri dışlamak doğru değil. Yani eğer hikâyede dram varsa hep dram gitmeye gerek yok. Yeri geldiğinde aksiyon, yeri geldiğinde komedi ve hatta hikâye gerektiriyorsa korku da konması gerekiyor. Ama tabii ki bir tercih yapmam gerekirse polisiye gerilimi ilk sıraya koyarım.
Senaryonuzu yazarken görselleştirme yapıyor musunuz? Sahne tasvirlerini nasıl oluşturuyorsunuz?
Senaryo yazarken zihnimde görselleştirme yapsam da gene senaryo yazım kuralları gereği bunu mümkün olduğunca az betimlemem gerekiyor. Senaryo sade bir dile yazılmalı ve görselleştirilmesi mümkün olmayan hiçbir detaya yazılmamalıdır.
Senaryo yazarken yönetmen veya prodüksiyon ekibiyle nasıl bir işbirliği içinde çalışıyorsunuz?
Tabii ki de olması gereken bu. Çoğu senaryo yazıldığı gibi çekilmez. Çekim sırasında bile eklemeler ve çıkarmalar yapılır. Mesela Altın Portakal film festivalinin kısa film kategorisi için hazırladığım proje konusunda çakışacağım ekiple senaryoyu masaya yatırdık ve ufak da olsa revizyonlar yaptık. Hatta ilk yazdığım haliyle bile son hali oldukça farklı. Her senaryo gelişir yeterki bakış açınız sabit olmasın.
Proje üretim kısmında sizi en çok zorlayan konular nelerdir?
Film çekmek bir ekip işidir ve haliyle ekipte maddi hükümler gerektirmektedir. Beni zorlayan en büyük konu sponsorluk bulmak. Hareket kısıtlılığımdan dolayı görüşmeler yapamadığım için sponsor olabilecek firma ya da bireylere ulaşmakta zorlanıyorum. Fakat ulaştığım sponsorluklarda durumu yanlış anlayıp, destek olacaklarsa bile bundan vazgeçiyorlar. Oysaki bütün yükü üstlenmelerine gerek yok mesela ulaşım, yemek ya da ekipman desteğini verebilirler. Maddi desteklerde olabilir. Bunlar yapmaya çalıştığım sanatta beni ileri taşıyacak, ben de bana destek olanları taşıyacağım. Tıpkı Flu kısa filmimde bana inanıp, maddi destek olan Meroddi Hotels, çekim tekniği olarak destek veren, Alternative Art Studio gibi. İkisine de bana olan inanç ve güvenlerinden dolayı sonsuz minnet duyuyorum. Mamafih başka projelerim için yeni sponsorluklara ihtiyacım var. Web sitemde bana ulaşılabileceğiniz bütün bilgilerim var eminim bana destek olacak olanlarlarla #SanatEngelTanımaz olduğunu herkese gösterebiliriz.
İkinci bir sorunum olarak da “Flu”da da işlediğim gibi ulaşım sorunu. Bu sadece yönetmenlik yapmaya çalışan benim değil bütün tekerlekli sandalyede hayatını devam ettiren engelli bireylerin sorunu. Sandalyelerimizin gireceği araçlar maalesef çok az ve istediğimiz zaman ulaşma ihtimalimiz çok düşük. Bir de ulaştığımız araçlarla istediğimiz yere gitme şansımızda çok yok. Martı, Uber ve benzeri online taksi hizmeti veren firmalarda tekerlekli sandalyelere uygun araçlar yok. Hatta Elon Musk’un otonom araçları bile tekerlekli sandalyelere uygun değil. Bu da aklıma acaba “geleceğin dünyasında engellilere yer yok mu?” Getiriyor. Engelli sinemacıların desteklenme sorunundan bahsetmem gerekiyor; genç sinemacılar, kadın sinemacılar gibi kavramlarda göstermelik veya ciddi anlamda çalışmalar yapılırken engelliler konusunda böyle bir çalışma ya da girişim söz konusu değil. Oscar Ödülleri’nde artık engellilere daha çok yer verilmeye çalışılırken ülkemiz sinemasında böyle bir durum söz konusu bile değil. Oysaki sinema sanatı engel tanımayan sanatlardan biridir.
Sinema ile ilgili olarak sizi en çok şaşırtan şey nedir?
Sinemayla ilgili entrikalar ya da birbirini ezme çabaları beni çok şaşırtmıyor. Nitekim hayatın her alanında zaten bunu bolca görüyorum. İnsan her şeyi gördüm daha bundan öte ne görebilirim ki diye düşünürken “senin hareketler kısıtlılığın var, yönetmenlik yapamazsın” diyenleri görmek ya da duymak beni çok üzdü. Oysa #SanatEngelTanımaz, sinemada bunu göstermenin en güzel yolu deyip destek olmalarını beklerdim. Ama bu beni yıldırmıyor. Sinemanın gerçekten engel tanımadığını göstermeye kararlıyım. Bana destek olanlar, yanımda duranlar bana yeter. Bir gün olurda bir ödül alırsam sanıyorum ki başka bir cevap vermeme gerek kalmaz.
Ülkemizde sinema konusunda sizce en büyük zorluklar nelerdir?
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki film yapımcılarının maddi kaygılarını kesinlikle anlıyorum; sonuçta maddi bir sermaye ortaya koyuluyor ve kazanç elde edememe durumu büyük bir sorun. Ekonomik şartların bu kadar kötü oldu bir dönemde bacası bir sektörü işletmek hiç kolay değil. Bir de tekelleşme ve kayırmacılık gibi konular var. Bunların da devletin organlarınca denetlenmesi ve sonuç alıcı yaptırımlar uygulanması gerekmektedir.
Sinemanın karanlık tarafıyla ilgili bizimle paylaşabileceğiniz bilgiler var mı?
Dünyanın her alanında olduğu gibi bu alanda dolandırıcılar çok fazla. Dikkat edin emek hırsızlığı demiyorum; dolandırıcılık diyorum. Projenizi tanıtmak için sizden para talep eden, yapımcı olduklarını söyleyen, belge sunanlar olabilir fakat unutmayın ki bir yapımcı sizden para talep etmez, eğer projeniz beğenildiyse sizinle proje üzerinden maddi pazarlık ederler. Projeleriniz, hikayeleriniz veya senaryolarınız; çok güvendiğiniz kişiler dışında onaylatmadan kimseye göndermeyin. Onaylatma konusunda da en kötü ihtimalle kendinize ve güvendiğiniz bir arkadaşınıza senaryoyu mail olarak gönderin, onu arşivde saklayın.
Bu yılki olanlarınızdan bizlere bahseder misiniz? Sizinle ilgili bu yıl hangi haberleri duymayı beklemeliyiz ?
Bu yıl projelerimi festivallere ve yarışmalara göndermek dışında da oldukça hareketli olacak. Bu yılın sonunda vizyona girmesi planlanan “Kurtuluşun Rengi” adı dönem filminde çeşitli görevlerim var. Hatta bir sahnede görünebilirim. Aynı yapım ekibinin bir başka film projesinde de aktif çalışmalarım olacak. Tüm bunların dışında senaryosunu ve yönetmenliğini Münevver Usta’nın yaptığı, benimde yardımcı yönetmenliğini yaptığım “MorSiyah”ın gala ve festivaller süreçleri olacak. Politik dram türündeki bu yapımın oldukça etkileyici olduğunu da belirtmeliyim. Kurtuluşun Rengi ve Mor Siyah gibi kaliteli işlerde yer almak ileride çekmeyi planladığım polisiye gerilim projem içinde bana büyük bir tecrübe kazandıracak. Bir de Altın Portakal için çekmeyi planladığım, benim yöneteceğim projem var.
İçinde olduğum her projenin en iyi başarı ve kazancı sağlamasını dilerim.
Bir yazar ve yönetmen olarak gelecek ve insanlık hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir hayalperest olduğun kadar realistimde. Daha merkeziyetçi bir dünyada aklını kaybetmiş bir insanlık görüyorum. İnsan, birbirine temas eden ve sosyal bir varlıktır ya da hayvandır diyelim ama gelirken teknoloji insanı çok derin bir yalnızlığın derinlerine çekiyor. Yapılan araştırmalara göre yeni kuşaklar daha az seçim ve uzun süreli tek adam rejimlerini destekliyor. Bunu ek olarak kendi gözlemlerimde de şunu fark ettim; yapay zekadan tanrı olmasını bekleyen gençler var. Yani her şeyi onun bulmasını doğru kararları onun almasını bekliyorlar. Bu insanı insan yapan kimliğini terk etmesi anlamına geliyor bence; tanrı olmaya çalışan insan yerine makinaya biat etmeye hazır insan modeli. Bana kalırsa insanların sonu bu. Açıkçası ne kadar duygu programlar yüklenmiş olsa da kusurlu bir varlık tarafından geliştirilen, kusursuz olması beklenen bir makinaya kendimizi teslim etmeye bu kadar istekli olmak çok bana yanlış geliyor. Belki varoluşsal anlamsızlık açısından baktığımızda insanlığın ve insanın bir değeri, bir anlamı olmasa da o kadar teslimiyetçi olması da doğru değil.
Değerli vaktinizi iş kulübü derneğine ayırdığınız için teşekkür ederiz…
Ben teşekkür ederim Gaye Hanım… Kendimi ifade etme şansı verip okurlarınızla beni tanıştırdığınız için.
